
-IV-
Hürmüz Boğazı’nın kontrolü üzerine dönen savaş ve inatlaşmaya bakınca şu görülüyor: Bir hikaye, başladığı yerde bitiyor.
ABD, emperyalist-kapitalist dünya sisteminin hegemonya tahtına kurulduğunda, tüm dünya 2.Paylaşım Savaşının enkazını kaldırmakla meşguldü. ABD, bu enkazın üzerinde kurulacak dünya sisteminde belirecek iş bölümü ve tahakküm ilişkileri bir çıpaya bağlamıştı: 1 ons altın=35$ çıpası. Emperyalist-kapitalist dünya sistemini yeniden ayağa kaldıracak bu çıpa, kesin bir güvence içeriyordu. Kapitalist dünyaya; “tüm uluslararası para işlerini dolar çıpasına göre yapın, elinizde biriken her kuruş doları değiş-tokuşa hazırım” güvencesiydi. Ancak bu güvence 1970’lere gelindiğinde artık işlemez olmuştu. ABD ve diğer emperyalistler arası verimlilik farkı hızla kapanmış, bağımlı ülkelerde genelde ithal ikameci, gümrük korumalı sanayi altyapısı işler hale gelmişti. Kapitalist dünya, üretimin toplumsal ölçeğini küresel düzeyde gerçekleştirebilecek aşamadaydı. Bu durumda altına sabitlenmiş ulusal bir paranın bir dünya eşdeğeri olması, küresel üretim zincirine daracık bir gömlek giydirmekti.
Bu dar gömleğin sermayeye yaşattığı krizleri aşabilmek için ABD ilk adımı, 1 ons altın=70$ değişimiyle attı, ancak gördüğü tepki afallatıcıydı. Kimse elinde dolar tutmak istemiyordu, hegemonya tahtı temelinden sarsılıyordu. Her ufak deprem, tepedeki doları fena sallıyordu. Çünkü temel esnek değildi, adeta taşla döşenmişti; değeri yüzyıllardır pek az değişen altın, depremin şoklarını emebilecek daha esnek bir evrensel değer ölçüsüyle yer değiştirmeliydi. Petrol, bu açıdan en uygun metaydı. İçerdiği yüksek rant oranı, onun fiyatındaki çok hızlı artış ve düşüşe rağmen, arzı sabitleyen bir meta konumunda tutabiliyordu. Böylece, dünyanın petrole olan talebi, dolara olan talebe yön verebilecekti. Sorun sorun şu ki, 70'lerin başında petrol fiyatları çok düşük, rant bandı oldukça dardı. ABD bu sorunu emperyalist hegemonya tahtına yaraşır şekilde çözümleyecekti: Önce kışkırt, sonra savaşın çıkmasına vesile ol, finalde hakem rolünü oyna.
Hikaye biliniyor: İlk hamlede emperyalist basında göklere çıkarılan “Arap misyonu” fikri, bu dolduruşla girişilen 1973 Arap-Siyonist İsrail savaşı ve petrolün kısa sürede on katı fiyata fırlaması vardı. İkinci hamle için sahne hazırdı. 1974'te başta Suudiler, tüm Körfez ülkeleriyle yapılan anlaşmaya göre, büyük rant oranıyla yüklü petrol kazançları ABD bankalarında tutulacak ve aynı parayla, şimdi petrol almakta zorlanan bağımlı ülkeler kredi borçlusu haline getirilecekti. Bu hamle, aynı zamanda, çarpıtma bir tanımlamayla, “neoliberal” denilen dönemin nirengi taşının yerine oturtulmasıydı.
Kuşkusuz, o yıllardan bu yan kapitalist dünyayı esir alan borç sermayesinin tek kaynağı, Körfez’den akan petro-dolar yığınları değildi, ama üst üste biriken koca borç yığınını dolara endeksleyip dengede tutan nirengi taşı körfezdeydi. Bu o kadar önemliydi ki, doların tahtına bir tehdit ortaya çıktığında, Körfez’e askeri çıkarma yapılacaktı. Irak'ta Saddam 1990'da petrol ihracını dolar dışında paralarla yapmaya karar verince ve Kuveyt’in de aynı yolu izleyeceği sinyali alınınca, 1973 senaryosu bir kez daha işledi: Kışkırt, savaş çıkar, müdahale et!
1990'ların sonunda dotcom krizi patlak verince, doların tahtı bir kez daha sallandı ve senaryo bu kez küresel iç savaşa göre dizayn edildi ve geldik bugüne... ABD aynı senaryonun işleyeceğinden emin görünüyordu. Fakat Trump yönetiminin soytarıları, bir gerçeği es geçecek kibre saplanmıştı. Burjuva gericilik kampından bir yazar, es geçilen o gerçeği şöyle ifade etmiş: “ABD'nin askeri, siyasi iddialarının gerçek yeteneklerinin ötesine geçmiş olması, klasik bir imparatorluk çöküş sürecidir” (Aktaran E.Yıldızoğlu, 7.5.2026) Geçmişte doların hakimiyeti için Körfez’e yapılan askeri saldırılar, emperyalist kapitalist dünyanın geri kalanı tarafından hararetle desteklenmişti. Ama bu kez “ABD yardım istemek için seslendiğinde Avrupa ve Asya'daki müttefikleri başka yöne bakıyorlardı. Kral çıplaktı. Hegemonya tükenmişti.” (E.Yıldızoğlu)
Hürmüz’de uzayıp giden krizin dünyaya faturası üzerine pek çok şey yazıldı. Daha şimdiden LNG'de %80, kargoda %70, uçak yakıtında %100, gübrede %30 artış oldu. Dünya Enerji Ajansı, her gün “tarihteki en büyük petrol krizi” açıklaması yapıyor. Rafineriler, dolum tesisleri, boru hatları giderek işlevsiz ve hurda olmaya yaklaşıyor. Fakat tüm bunların ötesinde, asıl çökmekte olan emperyalist-kapitalist dünyanın finansal işleyiş mekanizmalarıdır. Büyük konteyner ve tankerlere yapılan sigorta, petro-doların en önemli türevidir ve en az petro-dolar kadar Wall Street'in dünya ekonomisinde kilit bir unsurdur. Savaşın daha ilk haftalarında risk primleri %1000 arttı, ardı ardına poliçeler iptal edildi. Oysa bu poliçeler, Wall Street'in başında olduğu küresel kredi hattının devasa bir tutarını oluşturuyordu. Sigorta devlerinin küresel finans alanındaki önemini görmek için, 2008'e geri gitmek yeterli. Sigorta devi AİG’i kurtarabilmek için, ABD hazinesi neredeyse bir gecede 100 milyarlarca doları harcamayı göze aldı, fakat GM, Chrysler gibi şirketler, hepi topu 10 milyar dolar bir destekten mahrum bırakıldı. Nedeni gayet anlaşılır. Spekülasyon ve manipülasyonla, borç ilişkileri ile yaratılan kredi-para, eninde sonunda bir sigorta duvarına yaslanırlar. AIG gibi devler Wall Street’i omuzlarında taşıyan titan Atlas gibidir. Sigorta titanları, sağlamlıklarını küresel ticarette oynadıkları role borçludur. Hürmüz çatışması ile iptal edilen poliçelerin küresel finansal mimariye verdiği zarar, güvence duvarını delik deşik etmektir. Bu tahribatın artçı sarsıntılarını tahmin etmek zor değil. Son derece riskli manipülasyon operasyonlarına girip çıkarken, ellerindeki öz sermayeyi sigorta etmiş olmaya güvenen fonlar, hızla oyundan çıkıyorlar. Sıcak para akışının kuruması, kısa vadede borçla tıka basa dolu her mevziyi çöküşe açık hale getiriyor. Daha şimdiden petroldeki arz şokunun parasal dengeleri altüst ettiği, bir dizi bağımlı ülke, Mısır'dan Tayland'a, oradan Güney Kore'ye dek, üretim ve dolaşımda “ani duruş” tehlikesi altına girdiler. Bu geniş coğrafyada muazzam bir proleter ve emekçi kitle yoğunlaşması var ve işler hızla bir isyana doğru gidiyor.
Emperyalist kapitalist dünya sisteminde, sıkı bir çıkar birliği yaratan ekonomik entegrasyonun ulaştığı ileri düzey hesaba katıldığında, ittifaklarının ABD'ye sırtını dönme tutumu şaşırtıcı görünebilir. En başta AB savunma, enerji tedariği, teknoloji, finans ilişkileri ile ABD'ye öylesine bağlıdır ki, bu bağın dökümünü yapan E.Yıldızoğlu, şu yorumda bulunur: “Transatlantik bağları koparsa, iki taraf da zayıflamakla kalmaz, 300 yıllık Batı egemenliği de sönümlenir” (02.02.2026) Hürmüz çatışması başlamadan önce yapılan bu yorum, ABD-AB uyumunu ihtimal dahilinde sayıyordu. Çatışma sonrası “kral çıplaktı” yorumu geldi. E.Yıldızoğlu Foreign Policy’de yayınlanan şu ifadeye tam onay vermekten kaçınmaz: “[Bu kriz] Batı ittifakını parçalıyor, dolar hakimiyetini zayıflatıyor, alternatif jeopolitik yaklaşımları teşvik ediyor. Yazar, büyük olasılıkla Çin merkezli bir dünyanın şekillenmekte olduğunu düşünüyor.” (07.05.2026)
Emperyalist-kapitalist dünya sisteminin ekonomik entegrasyonda ne denli ileri seviyede olduğu çok iyi bilinen, çok iyi belgelenmiş bir gerçektir, detaylarına girmeye gerek yok. Burada bizi sonuç ilgilendiriyor. Bir dünya sisteminin entegrasyonu ne denli ileri ise, bu düzenin “zayıf halkası”na karşı duyarlılığı o kadar ileridir. Ve şimdi o zayıf halka, dünya finansal ağın üzerine kurulu olduğu petro-dolar ve sigorta pompasının kırılmasıdır. Evet, hikaye başladığı yerde bitiyor. Bir dünya sisteminin çöküşünde gözlenebilen tarihsel politikanın ikinci adımı, tam anlamıyla yerine geliyor. Sistemin etkin eşlemesini sağlayan iş bölümünü, her coğrafyadaki egemen sınıf için yararlı kılan ekonomik yapı ve finansal ağ, kendini yeniden üretemiyor, tarafların çıkarlarına ayrıştırıyor.
Askeri ittifakın artık bulunmadığını düşünmek pratik hale gelmiş, ekonomik entegrasyonunun işleyişini sağlayan mekanizmalar şok darbeleriyle ardı ardına yıkılıyor. Geriye, ideolojik savunma hattının yok oluşu, yönetici elitlerde bir yenilgi psikolojisinin yerleşmesini takip eden strateji boşluğu ve son adımda sistemin hegemon gücünün bu yükü taşıyamadığını resmen ilan etmesi kalıyor. Son gelişmeler ışığında göreceğiz ki, çöküş politikasının bu geri kalan adımlarında yakalanan ivme, sanılanın çok ötesinde.
-IV-
Çöküş politikasında yer alan bir başka durak, bir düzeni dünya sistemi olarak meşrulaştıran savunma hatlarının yıkımıdır. Bugün ideolojik duvarın yıkımının en çıplak gösterimini Trump yönetimi sergiliyor. Performansları sık sık alay konusu edilen, ama daha çok tiksinti uyandıran küçük insanların gölgesinin böylesine uzayıp büyümesi, tek bir anlam ifade eder: Güneş batıyor.
Bir avuç soytarının tiksinti uyandıran performansının ardındaki temel sınıf gerçeğini, bu yıl fırtınalar koparan Davos Raporunda buluyoruz. Bu yılki Davos Zirvesi, raporu ve kürsü konuşmalarıyla bir ideolojik duvarın yıkılışının tam resmini sundu. “Fırtınanın Ortasında” makalesinde, bu raporun ve kürsü konuşmalarının çeşitli açılardan değerlendirmesi yapılmıştı. Şimdi, raporda bolca geçen kimi ifadeleri hatırlatmakla yetinelim. “Küresel düzen işbirliği arayışlarından çok, güç rekabeti ile şekilleniyor (...) stratejik içe kapanma (...) küresel kırılma (...) ekonomik anlamda yeni bir hesaplaşma kapıda (...) Tüm bunlar, piyasalardan çok ‘toplumsal sözleşmenin’ geleceğini ilgilendiriyor (...) Sokaklarla elitler arasındaki uçurum genişten genişliyor” (altını biz çizdik)
Bir dünya sisteminin en tepesindekiler açıkça ilan ediyorlar: Dünya sistemi kırılıyor, hesaplaşma bir adım ötede, “toplumsal sözleşme” diye kodladıkları burjuva toplum, topun ağzında. Yüzlerce yıllık burjuva düzenin, yüz elli yıllık emperyalist-kapitalist dünya sisteminin efendileri hem kendi olanaklarını iyi biliyorlar, hem de yönettikleri toplumun potansiyelini. Küçük burjuvalar gibi “şimdi canavarlar zamanı” demiyorlar ya da bazen denilince saflara dek sızan “bir öncü yok, hazır değil” tedirginliği, sermayenin efendilerinin korku bilançolarına hiç yansımıyor. Yönetici elit, her adımını devrim fırtınasını hesaba katarak atıyor. Davos Raporu, her satırında bu korkuyla sarsılıyor.
E.Yıldızoğlu, Rapora ilişkin WSJ’de yer alan bir analizin şöyle başladığını aktarıyor: “Davosçular geçen yıllarda yadsıma politikası izlediler. Bu yıl ise korkuyu tadıyorlar.” Dört asırlık bir sistemin efendilerinin yalnızca bir sene içinde yadsımadan korkuya geçiş yapmaları, üzerinde düşünülmesi gereken bir olgudur. Çok radikal bir duygu değişimi, dünya düzeninin efendilerine ilişkinse, tarihsel bir önemi olduğundan kim kuşku duyabilir? Bu ani değişimi ne ile açıklamalı? Bir dünya düzeninin kısa menzilde tarihin çöplüğüne gönderecek çöküş politikasının işlediği, bu politikanın en kritik durakları olan askeri ittifakın ve ekonomik entegrasyon mimarisini geri döndürülemez düzeyde çöktüğü; nihayetinde, sistemin efendilerinin ideolojik savunma hatlarının büyük bir korku üreterek dağıldığı... Bütün bunlar büyük büyük tarihsel gelişimin keskin virajlarında, her şeyin sıçramalı biçimde ilerlediğinin tartışılmaz kanıtlarını sunuyor.
Bu ortamda, sistemin tepesinde tarihi başarısızlığın suçunu, diğerlerine yükleme yarışı hız kazanıyor. Kavganın büyüğü, yine Davos Zirvesinde koptu. Kanada başbakanı iki kez alkışlarla kesilen konuşmasında “Bu geçiş dönemi değil, kopuş dönemi” diyordu, “kurallara dayalı düzen anlatısının bir kurgu olduğunu zaten biliyorduk. Bu kurgu faydalıydı, çünkü Amerikan hegemonyasını sağladığı bazı nimetler vardı. Bu yüzden vitrine tabelayı koyduk. Şimdi tabelayı camdan indiriyoruz. Eski düzen geri gelmeyecek, yasını tutmamalıyız. Nostalji bir strateji değildir”. Kavgada söylenmeyecek ağır suçlama ve itirafların ardından, bir daha geri gelmeyecek bir çağa yakılan bu ağıt, Zirve konuşmasının özetiydi. Sırayla kürsüden suçlamalar devam etti. Çok değil bir yıl önce Trump'a AB’nin 2 trilyon dolarlık fonunu hediye eden Ursula Von Der Leyen “ABD ile yol ayrımına geldiklerini” ilan ediverdi. Sadece duyguların değil tutumların da radikal değişimine dikkat. Kavga zirveden sonra sürdü. Hürmüz çatışması sürerken, Alman şansölye Mertz “İran ABD’yi rezil ediyor” dedi.
Tarihsel başarısızlığın faturasını başkasına çıkarma çabası, günah keçisini çöle salma ritüelini anımsatıyorsa da, efendileri rahatlatmıyor. Çünkü, emekçi kitlelerin öfkesinin engel tanımayacağını gayet iyi biliyorlar. Bu kitlesel öfkenin vardığı boyutları, bir başka zirveden, Şubat ortasında toplanan Münih Güvenlik Konferansı’nın ana raporundan okuyabiliyoruz. “Under Destruction” (yıkım altında) gibi çarpıcı bir başlıkla sunulan rapor, Zerstörungslust (Yıkma Şehveti) kavramını baş köşeye oturtuyor. Rapordan aktarımlar yapan E.Yıldızoğlu, şu tespitlerin altını çiziyor:
“Zerstörungslust salt bir liderin kaprisi değil, derin bir toplumsal ruh halinin semptomu. İlerleme masallarına inanç sarsılmış, reform vaadi ikna gücünü yitirmiş. İnsanlar ‘hayatım daha ileriye gitmiyor’ duygusu içinde (...) Demokratik kurumlar, uluslararası kurumlar bürokratik, işlevsiz, artık ‘bizden yana’ olmayan yapılar olarak algılanıyorlar. Zerstörungslust tam burada devreye giriyor. İnsanlar yalnızca statüko karşıtı değiller, aynı zamanda önce ‘tamamen yıkalım, sonra bakarız’ duygusuna bir tür fazla bağlanıyorlar (...) İnsanların yıkma arzusu, manipüle edilmelerinin yanı sıra, gerçekten zarar gördükleri bir düzenle bağlarının fiilen kopmasının ifadesi” (16.02.2026)
Bu, dünya sisteminin yıkım politikasının beşinci ayağına açıklık getiriyor. Sömürülen-ezilen kitlelerdeki öfke birikimi, önüne dikilecek engelleri artık tanımıyor. Ne işlerin daha iyiye gideceğine olan safça beklenti, ne reform vaatlerinin uyuşturan etkisi, ne statükonun yüzyıllarca ince ince işleyerek oluşturduğu kurumlara yönelik boş inan ve otoriteye boyun eğme alışkanlıkları... Artık hiçbiri engel değil. Statükodan kopuş, derin bir nefret duygusuyla birlikte geliyor. Bir devrim için şiddet ve öfke dolu duygular, uyuşuk, umarsız, uysal ve hesapçı duygulardan çok daha besleyicidir. Bazen bu şiddet dolu duygular “tamamını yıkalım” diyen nihilist biçimlere tercüme edilir. Tıpkı Maraş'ta bir ortaokul katliamından sonra ortaya çıkan ürkütücü manzara gibi.1
Ve geldik nihai varış noktasını belirleyen olguya; dünya sisteminin kilit taşı olan hegemon gücün “ben artık oyunda yokum” demesine. Trump başkanlığındaki ABD yönetimi, attığı her adımıyla dünya sisteminin kolonlarına saldırarak, bu koşula gerçeklik kazandırıyor. Sabahtan akşama günde birkaç kez değişen gümrük tarifeleri, son 40 yıldır binlerce sayfalık mevzuat ve anlaşmalarla işlemesi ancak sağlanabilen DTÖ çerçevesini delik deşik etmişti. Grönland krizi, NATO ve Atlantik ittifakını daha fazla sırtında taşıyamayacağının itirafıydı. Dünyayı tarihte görülmemiş bir enerji krizine soktuğu halde, Hürmüz ablukasını inatla sürdürmesi, kendi güç konumunu dünya sistemini güçlendirerek değil ama, onu bozarak koruyabileceği gerçeğine teslim olmaktı. Trump yönetimi dünya düzeninin temel kolonlarındaki kurumlara (BM dahil) “ne haliniz varsa görün” demekte. Buna karşılık AB, “Başlangıçta Trump'a müsamaha gösterdik, ama yeter!” cevabını veriyordu.
Çöküş politikasının yalnızca son bir sene içinde dev adımlarla ileri doğru sıçrama yapması, son olgular ışığında daha net görünüyor. Dört asırlık bir dünya sisteminin belki de birkaç yıla sığacak kadar kısa bir sürede dağılıp gitmesi, bir Leninistin kuşanmaktan asla gocunmadığı “iyimser cüret”e pek az ihtiyaç bırakıyor.
Sıçramalar olmadan bir devrimi tahayyül etmek, en hafif deyimle darkafalılıktır. Çöküşün patikası hızla yol alıyor. Kendi nihai sonucuna hızla yaklaşıyor. Emperyalist kapitalizmin bir dünya sistemi olmaktan çıkacağı o sarsıcı ana ilerliyor. Bu sarsıcı andan sonra, pek çok yerde kapitalizm, hatta bölgesel emperyalist bloklaşmalar varlıklarını bir süre daha koruyacaklardır. Fakat artık hem bu bölgesel bloklar, hem tek tek kapitalist ülkeler kendi kaderlerine, kendi başlarına yaşamaya terk edilecektir. Bunun sonucu açıktır, emperyalist merkezler dahil, toplumsal altüst oluşlar, devrimler çağı en kritik, en hızlı ve sonuçlar üreten gelişim evresine giriyor.2
Umut Çakır
1Pek çok insan Maraş türü nihilist patlamaları basitçe bir yozlaşmanın, çürümenin, çeteleşmenin, şiddet kültürünün pompalanmasının sonucu gibi görür. Oysa nihilizm, tarih boyunca, köhneleşmiş bir rejime birey üzerinde yarattığı baskının geri tepmesidir. Yükselen bir enkazın tozudur. Nitekim, TÜSİAD’ın araştırma kurumu olan TEPAV, Mayıs ayı raporunda, Münih Güvenlik Konferansı ile paralellikler taşıyan tespitler yaptı. “Türkiye'de Gençlik Şiddeti” başlıklı rapor, birbiriyle bağlantılı toplumsal bir mekanizmanın iş başında olduğuna dikkat çekiyor: 1) Gerilim birikimi: bireyler hedeflerini ulaşamadıklarında ya da kronik olumsuz koşullara maruz kalırsa, şiddete yönelir. 2) Göreli yoksulluk: sosyal medya bu karşılaştırmayı dünya ölçeğine yayar, birey yoksulluklarını daha net görür. 3) Toplumsal ve kurumsal bağın çözülmesi: aile, okul, topluluk ve normatif inanç sistemiyle bağım zayıflaması. 4) Ahlaki çözünme, şiddeti kabul edilebilir kılar. 5) Neyin normal olduğuna dair toplumsal uzlaşının çözülmesi. 6) Kimlik boşluğu, toplumsal tanınma kanalları tıkanınca şiddet bir kurum bir konum ve statü elde etme gösterisine dönüşür. Burjuva görüşle sımsıkı örülü olsa bile, TEPAV Raporu, okullardaki şiddeti salt “çürüme” ile açıklamaya çalışan devrimcilere öğretecek çok öge barındırıyor.
2Şimdiye dek, çöküş politikasının gelişimine odaklandık ve hepsi bir içsel çelişkiye karşılık geliyor. Ancak bir dış çelişki olmadan, içsel çelişkiler onu nihayete taşıyacak katalizörden mahrum kalırlar. Buradaki dış çelişki, yeni ve daha ileri üretici güçlere sahip, yeni ve daha ileri bir toplumun kendini bir dünya sistemi halinde örgütlemeye başlamıştır. Ne var ki, Venezuela’ya yapılan aşağılık baskında açığa çıktığı gibi, sosyalizm henüz askeri bir ittifak kuramamıştır. Ancak, geçiş ekonomisinde belirleyici konumun sosyalist ögeye geçtiği Çin, 35 yıllık çabaya rağmen bir türlü dağıtılamayan sosyalist çekirdeğin gerçekliğine ayak uydurmaya giderek daha fazla mecbur kalan Putin Rusyası, henüz çizgileri tam belirginleşmemiş bir dizi adımla farklı bir dünya düzenine öncülük ediyorlar. Bu büyük güçler, şimdiki niyetleri ne olursa olsun, attıkları adımlarla, sosyalist dünya sisteminin ileride yararlanacağı ya da bizzat üzerinde inşa edilebileceği bir temel yaratıyorlar. Çizgilerin henüz belirsiz oluşu, adımların çelişkin hedefleri, konuyu şimdilik tartışmalı halde bıraktığı için, dış çelişki ve dış koşulların analizini daha sonraki yazılara bırakıyoruz.